6/3/2009 · Kategori: KENDI YAZILARIM

İmtihan Dünyası..

  

   

    

   Dünya ve insan… Her ikisi de önemli vazifeler için, mükemmel bir şekilde dizayn edilip varlık alemine gönderilmişler..

 

     İnsan, kendisine verilen akıl nimeti ile, dünyanın mahiyetini, buraya niçin gönderildiğini, buradan nereye gideceğini anlayabilecek ve buna göre hareket edebilecek mahiyette yaratılmıştır.. Dünya ise onun bu sorularına cevap bulacağı bir mekan olarak hazırlanmıştır.

 

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az kalacaktır. Ve vazifesi çok bir misafirdir.” (Bediüzzaman)

 

   Misafirhane, daimi kalınacak bir yer değildir.. Bu kadar masraflarla kurulmuş ve insanları kısa bir zaman ağırlayacak olan “dünya misafirhanesi” elbet boşuboşuna açılmış olamaz. Belli gayeler neticesi olarak, kâinat ağacının meyvesi olan insandan  beklenen ise ‘kulluk meyvesidir.’

  

   Kâinatta görünen mükemmel bir intizam ile birlikte, Allah’ın yarattığı her şeyde sayısız hikmetler, gayeler mevcuttur. İmtihan meydanı olan bu büyük misafirhanenin en göze çarpan realitelerinden biri de hiç şüphesiz hastalık, sıkıntı ve musibetlerdir..

 

  Pekiyi kendisini sürekli, Rahman ve Rahîm sıfatları ile ‘sonsuz şefkat sahibi’ olarak bize tanıttıran Rabbimiz, bu hastalık, sıkıntı ve musibetleri niçin veriyor?..    

 

   Bilindiği gibi her bir makine icad edilirken, yanında bir de kullanma kılavuzu hazırlanır. Ta ki nasıl kullanılacağı konusunda hatalara düşülmesin.. Kâinatı ve insanı, yoktan icad eden Allah (c.c.) da, bu “insan harika makinesının” nasıl kullanılacağını bildirmek için, beraberinde Kur’an-ı Kerim’’i ve onu bize ders verecek olan Muallimlerin muallimi; Efendimiz’i (s.a.v.) göndermiştir.. Dolayısıyla yukarıdaki sorumuza cevap arayacağımız yer de, bu Ezeli Rehberimiz olacaktır.

 

   Ezeli Rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim, bütün zamanlara hitap olduğu için, değişen asırların şartlarına uygun olarak, vazifeli zatlar tarafından, o asrın insanlarına da ders vermiştir.. O derslerden birinde bakınız, hastalık ve musibetlerin mahiyeti nasıl anlatılmış..

               

   ÜÇÜNCÜ DEVA: “İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, sürekli gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve sürekli bir şeylerin elinden çıkması ve sevdiklerinden birer birer ayrılması şahittir.

 

... Demek insan,  BU DÜNYAYA YALNIZ GÜZEL YAŞAMAK İÇİN, RAHATLA ve SAFA İLE ÖMÜR GEÇİRMEK İÇİN GELMEMİŞTİR. Belki büyük bir sermaye elinde bulunan insan, burada TİCARET İLE EBEDİ, DAİMİ BİR HAYATIN SAADETİNE ÇALIŞMAK İÇİN GELMİŞTİR. ONUN ELİNE VERİLEN SERMAYE DE “ÖMÜR”’DÜR...

 

  Eğer hastalık, sıkıntı olmazsa, sıhhat ve afiyet GAFLET VERİR.. dünyayı hoş gösterir.. Ahîreti unutturur.. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor... SERMAYE-İ ÖMRÜNÜ BAD-İ HEVA BOŞ YERE SARFETTİRİYOR.

 

  Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: “Lâyemut (ölümsüz) değilsin, BAŞIBOŞ DEĞİLSİN, BİR VAZİFEN VAR. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, KABRE GİRECEĞİNİ BİL, ÖYLE HAZIRLAN...” 

 

   Devamında ise ; “İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir NASİHAT ve İKAZ EDİCİ bir mürşittir. Ondan şikayet değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir (Risale-i Nur Külliyatı)

 

    İşte bize burada verilen bu azim derste,  DÜNYANIN MAHİYETİ o kadar güzel anlatılmış ki, bu düsturları, “hayat formülündeki” yerlerine yerleştirdiğimizde, o hayatımızı zindana çevirdiğini zannettiğimiz sıkıntı ve musibetler, cennete girebilmemiz için gerekli olan “temizlik operasyonu” hükmünü alıyor, bizi temizliyor.

 

   Biz, evimizin oturma odasına bile üstü-başı kirli, toz-toprak içerisinde bulunan birisini almadığımız halde, Allah (c.c.) hiç o PÂK CENNET’e günah kirleri bulunan bir insanı alır mı?.. Elbette almaz.. Ne lazım?.. Temizlik lazım.. İşte Rabbimiz de, sonsuz rahmeti ile, dünyada “geçici sıkıntılar” ile o kirleri temizliyor ve en cüz’i şeyler ile bizi affedeceğini bildiriyor.

 

   İnsan olmak hasebiyle, günahlar ile her an karşı karşıyayız. Ve bazen nefsimize mağlup olup, günahlara girebiliyoruz. Bu, imtihanın doğal sonuçlarından biri. Buna rağmen Rabbimizin o sonsuz merhametine itimaden, yüzlerimizi kızartan günahlarımızı affedeceğini umarak, yine O’na dayanıyor, O’ndan istiyoruz... BAŞKA KAPI DA YOK ZATEN!...

 

   Öğrencilik yıllarımızdan da hatırlayacağımız üzere, zor soruların puanları yüksek olur.. Bu dünya da bir imtihan dünyası olduğu için, her an bir soru-cevap hali mümkün. Ve çok hikmetler gereği de bazen sorular zorlaşıyor. Ama inşallah, zor sorular ile ağırlaşan imtihan, “sabır” ilacı ile ve günahlarımıza kefaret olmakla, bizi bir anlamda, günah kirlerimizden temizliyor..

 

    Çevremizde görüyoruz ki, herkesin kendine göre bir imtihanı var. Ve şefkatli Rabbimiz de “Kimseye kaldırabileceğinden daha fazla yük yüklemiyor” buyuruyor Kur’an-ı Kerimde..

 

   Fakat bazen gelen musibetlere sabredemiyoruz.. Sıkıntılar için kıvranıp duruyoruz.. Pekiyi, yukarıdaki ayetin ifadesine göre her sıkıntıya karşı mukabele edebilmemiz gerekmiyor mu?.. Neden bazen çekilmez bir boyut alıyor bu sıkıntılarımız?..

 

 Aslında her sıkıntıya karşı mukabele edebilecek bir sabır kuvvetine sahibiz.. Fakat biz, bize verilen sabır kuvvetini, bilinçsizce geçmişe ve geleceğe dağıttımız için, hazır zamandaki sıkıntıya sabredecek kuvvetimiz kalmıyor çoğu zaman.. Yani geçmiş zamandaki sıkıntılarımızı düşünüp sabır kuvvetimizin bir kısmını onlara sarf ediyoruz. Oysa o eski musibetin zahmeti bitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, bitmesinden gelen lezzeti kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış..

 

 Bu halden şikayet değil, belki lezzetli bir şekilde şükretmek lâzım gelmez mi?..

 

   Gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği sıkıntı veya musîbeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şikayet etmek elbette doğru değildir. "Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım" diye bugün sürekli su içmek, ekmek yemek, ne kadar divaneliktir; öyle de gelecek günlerdeki, şimdi “olmayan” musîbet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan elem almak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir düşüncesizliktir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatını kaybediyor.

 

  Oysa bize verilen sabır kuvvetini, bu şekilde geçmişe ve geleceğe dağıtmazsak içerisinde bulunduğumuz zamandaki her sıkıntıya yeterli gelecektir. Bu, bir TEMENNİ DEĞİL; REALİTEDİR.. Yaşanmış bir çok delilleri mevcuttur. Bu formülü kendi hayatımıza da uygulayabildiğimizde bunun ne kadar doğru olduğunu anlamamız hiç de zor olmayacaktır.

 

 “Günahlar, ebedi hayatta daimi hastalıklardır.. Bu dünyadaki hastalık, musibet ve sıkıntılar ise, sabun gibi günahların kirlerini yıkar temizler; hadisin işareti ile ‘günahlara kefarettir.’

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: KENDI YAZILARIM

Bu Kâinat Niçin Yaratılmıştır?

 

 

   Şu azîm kâinata  ‘biraz dikkatli’ bakıldığında, yaratılan her mahlûkun bir vazifesi olduğu; amaçsız hiçbir varlığın bulunmadığı apaçık görünmektedir... Zerrelerden, moleküllerden tutun, tâ güneş sistemine kadar bütün mahlûkat bir vazife ile çalışıyorlar. Öyle ise, tüm mahlûkata bunca amaçlar takan Allah, kâinatın en mükemmel meyvesi olarak yarattığı ve bütün mahlûkatı onun emrine verdiği insanı hiç amaçsız, gayesiz, başıboş bırakır mı?

 

   Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz ; sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayetsiz derecede muntazam şu memleket (dünya) Hakimsiz olur ?” diyor Bediüzzaman... Yani; en küçük idari bir birimde bile bir “muhtar” bulunuyorsa, mikroptan tâ yıldızlara kadar muntazaman işleyen bu kainatın da bir idarecisi bulunması lazım gelmez mi?

 

     Bir iğnenin;  demirden dövülüp, delik açılıp, ucunun sivriltilmesi işlemlerinin, iğne ilmine sahip bir “USTA”’ya işareti, kâinattaki tüm varlıkların, bir “USTA”’nın tezgahından çıktığına delildir. Sonuç olarak “VAR” olan her şey, bir “VAR EDENİ” gerektirir..

 

    Pekiyi, bu kainat niçin var?...

 

    Maharetli bir ressam, resminin karşısına geçip kendi sanatını görüp beğendikten sonra, başka insanların da  sanatındaki hünerini görmeleri için bir sergi açar ve insanların beğenmesinden de bir haz alır. Serginin asıl amacı budur.... “Her bir güzellik sahibi, kendi güzelliğini görmek ve göstermek istemesi” sırrınca: Cenab-ı Hakk da, “Ben bilinmez bir hazine idim, bilinmek istedim” mealindeki hadis-i Kudsi’nin işareti ile  bu kainatı yarattı... Kainattaki her bir varlık, bir sanat eseridir. Bir çiçek incelendiğinde, kendine has şekli ile (papatya ayrı, gül ayrı, lâle ayrı bir şekilde...) kokusu ile, rengi ile ve hakeza bütün özellikleri ile bir sanat eseri olup; bir “sanatkâr’a” işaret eder. Bu, bir elmada böyle olduğu gibi, bir tavus kuşunda da ve hakeza bütün kainatta geçerli bir kanundur.

 

   Eğer denilse: Elma ağaçtan, ağaç da topraktan oluyor, bu sebeplere ne diyeceksin?”

 

   İlmen sabittir ki: bir şeyin meydana gelmesi için üç şey lazım: İlim – İrade – Kudret ... Bunlardan biri olmazsa o şey meydana gelemez. Mesela, bir elmayı ele alalım... Elmayı yapacak zatın önce “elma ilmini” bilmesi lazım. Yani tadı, kokusu, şekli, içindeki vitaminleri vs. elmayı elma yapan bütün unsurları ilmen bilmesi iktiza ediyor. Sonra “irade” sıfatıyla, onu yapmayı istemesi ve son olarak da, onu yapacak kadar kudreti, gücü olmalı...

 

    Toprağa baktığımızda bunların hangisi var toprakta?... Hiç biri... Öyleyse, ilmen demeliyiz ki; “Bu, toprağın veya  ağacın işi olamaz; toprak perdesi arkasında işleyen; ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz ve insanların nasıl bir elmaya ihtiyacı olduğunu bilen bir Zâtın sanatıdır... Bu, bir elmada böyle olduğu gibi, dünyanın her yerindeki elmalarda, hâkeza bütün meyvelerde de böyledir...

 

   “Sanat” ve “Sanatkâr” ilişkisine gelince:   Ressam misalimde olduğu gibi; Ressam önce meydana getirdiği san’atı göstermek için bir sergi açıyor. Ve sonra da açtığı sergiye şuur sahibi seyircilerin gelmesini; onların düşünüp, beğenip, beğendiklerini ifade etmelerini bekliyor..  Şu dünyayı da “büyük bir sergi” olarak düşünürsek, Allah, kendini tanıttırmak ve ibadet ettirmek kasdıyla, meydana getirdiği mükemmel, kusursuz ve sonsuz intizamlı sanatlarını bu sergide sergiliyor.

 

   İşte insanın bu dünyadaki vazifesi: Kendini tanıttırmak ve sevdirmek için sonsuz nimetleri kendisine sunan, kainatta “insan merkezli” bütün varlıkları onun emir ve istifadesine veren Zâtı, eserlerindeki sanatından, onun isim ve sıfatlarını görüp, verdiği nimetlere teşekkür etmek demek olan ibadet ile mukabele etmektir.

 

    Biz, bize -çok küçük de olsa- bir hediye veren kişiye, en azından bir teşekkürle mukabele etmeyi, insanlığımızı gereği biliyoruz. En küçük bir hediye mukabilsiz kalamıyorsa, bunca sonsuz nimetler de elbette bir mukabele ister. Mistik anlamda bu mukabeleye “şükür “ve “ibadet” deniyor...

  

    Sonuç olarak: İbadet, cenneti kazanmak için değil; yokluktan varlığa gelmekle başlayan ve hayatın devam etmesi için gereken bütün şartların oluşturulması ile devam eden ve bu fâni hayattan sonra ebedi bir hayatın hediye edilmesi ile ifade edilebilen  “peşin” olarak verilmiş ücretlere “teşekkür” etmek için yapılır. Yoksa Cennete girmek, O’nun (c.c.) rahmeti ve ikrâmiyle olacaktır...

   

   Konuya yaklaşım sağlayabilecek bir misal ile bitiriyoruz:

 

  Anlatılır… Eski zamanda beş yüz yıl kadar bir mağaraya kapanıp ibadet eden bir kul’a, ölüp Cenab-ı Hakk’ın huzuruna getirildiğinde; kendisinin, amel ve ibadetleriyle mi, yoksa Allah’ın rahmetiyle mi Cennete girmek istediği sorulur..  Kul düşünür; beş yüz yıl mağaralarda ibadet yapmıştır.  Ve der: “-ibadetlerimle..”

   Sonra ibadetleri bir kefeye, sadece “göz” nimeti öbür kefeye konulur, göz nimeti ağır basar... Kul hatasını anlar, affı için yalvarır, Allah’ın rahmetiyle cennete girer...”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: KENDI YAZILARIM

Üzülme! Allah bizimle beraberdir..

 

Asırlar öncesinden, hicretin en can alıcı noktasında, sevr mağarasından tüm insanlığa bir teselli mesajı yükseldi: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir."

Pekiyi, sadece Hz. Ebu Bekir’e miydi bu teselli?.. Sadece müşriklerin şerrinden sığınmaya mıydı?..

Hayatın, imtihan ekseninde, bazı kırılma noktalarında vardır.. Bu noktalarda, sonsuz bir kudrete dayanma arzusu, zirveye çıkar.. Sebepler sükût ettiğinde, çaresizlik tüm çareleri tükettiğinde, artık O’ndan (c.c.) başka hiçbir yardımcının kalmadığını hissettiğinde, bu teselli, rahmetin kucağına sevkin başlangıcı olur..

İşte hicret sahnelerinden birinde ve en birincisinde, Allah (c.c.) tam emniyet ve tevekkül ile kendisini, Kendine emanet edene, yardımını nasıl yetiştiriyordu, eskimeyen levhalardan bir kez daha izleyelim..

En güzel’in (s.a.v.) hayatı, hayata da en güzel örnekti.. Çünkü Alemlerin Rabbi, O’nu alemlere rahmet göndermişti.. Hayat seyrinde, itaatten ibadete, ahlaktan tevekküle her şeyde “zirve” olduğu gibi, Rahmetin de tecessüm etmiş bir timsali olan Efendimiz (s.a.v.), sebeplerin sükûta yaklaştığı son noktada, sadık dostuna işte böyle teselli vermişti..

Eğilseler ayaklarını görecekleri kadar yaklaşan müşrikleri gören Ebu Bekir (r.a.) Kâinatın efendisine zarar verirler endişesi ile :

"-Yâ Resûlallah!" dedi. "-Beni öldürseler de gam çekmem. Ben nihâyet bir ferdim. Amma, Allah göstermesin, sana bir zarar ve ziyan eriştirecek olurlarsa bu, bütün ümmetin helâkine sebep olur."

Rasulullah endişesiz ve mütebessimdi.. Çünkü öyle birine inanmış güvenmişti ki, O (C.C.) kendisini bırakmazdı.. Asılardır, hassas kulaklarda ve kalblerde yankı bulan şu cümle ile teselli verdi son peygamber arkadaşına:

"Üzülme, Allah bizimle beraberdir."

Hz. Ebû Bekir:

"-Yâ Resûlallah" dedi. "-Onlardan birisi eğilip de ayaklarının dibinden bir bakıverse, bizi görür."

İki cihanın mefhari olan Efendimiz, yine emîn ve tam tevekkül ile şunları demişti:

"-Yâ Ebâ Bekir, iki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen âkibetin ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanırsın?"

Allah’a tam tevekkül edene yardım, işte böyle yetişiyordu.. Hem hiç umulmadık yardımcılarla…

Müşriklerin rehber olarak yanlarına aldıkları iz sürücü, kavminin en iyisiydi.. Adeta havadaki kokudan iz sürebiliyordu..

O kadar eminler ki kendilerinden; bu sefer yakalayacaklar ve başına büyük ödül konulan Allah rasulünü öldüreceklerdi.. Ama unuttukları bir şey vardı.. O’nun (s.a.v.) öyle bir gözeteni, koruyanı vardı ki; O’nu (s.a.v.) en güçsüz bir örümceğin ağı ile kibirli o müşriklerin gözlerinden ve şerrinden muhafaza edebilirdi ve etti..

İz sürücü kendinden emindi :
“-İşte buradalar” dedi.. Fahr-i Kâinat Efendimizle Sıddık-ı Ekber, konuşulanları duyuyorlardı.

Ve ezelde vazife almış nöbetçiler işbaşındaydı.. İki yabani güvercin, bir de örümcek..

Mağaranın dibine kadar giden o müşrik, bu nöbetçilere takılmış ve geri dönmüştü :

"Mağaranın ağzında iki yabanî güvercinin yuva kurduğunu gördüm. Orada olduklarına asla ihtimal vermem" demişti.

Azılı müşrik Ümeyye bin Halef ise, arkadaşlarına hiddetli hiddetli şöyle seslenmişti:


"Hâlâ mağaranın orada ne dolaşıp duruyorsunuz. Orada örümceğin ağ bağladığını görmüyor musunuz? Vallahi ben, bu ağın Muhammed doğmadan önce gerilmiş olduğu kanaâtındayım."

Hak; batıla bir kez daha üstün gelmişti.. Ve Cenâb-ı Hak, nöbetçi tayin ettiği bir örümcek ve iki yabanî güvercin ile Sevgili Resûlünü bütün Kureyş'e karşı korumuş oluyordu.

Kul tam emniyetle Rabbine teslim olsun da, Rabbi onu rahmeti ile kuşatıp, koruması altına almasın, mümkün müydü bu?.. Tüm dizginler elinde bulunan Allah (c.c.), “Rabbim benimle beraber; beni görüyor, biliyor” teslimiyetine kayıtsız kalır mıydı hiç?.. Elbette kalmazdı, kalmadı ve kalmayacak da…

İmtihan dünyasının senaryolarında bazen, “sıkıntılar” başrol oynar.. Hakîm ve Rahîm olan Rabb, hikmeti ve rahmeti ile vazifelendirir, musibeti.. Değil mi ki, başımıza her ne gelse O’ndan (c..c) gelir.. Bu noktada “Bela vereni” bulana, bela; rahmetin kâşifidir.. Günah kirlerini, ateşe bırakmak istemeyen, rahmeti ile bu dünyada, geçici sıkıntılarla kulunu temizlemek isteyen Allah (c.c.) bununla, kuluna yakınlığını hissettirir..

Kendisine kendinden daha yakın; kendinden daha şefkatli olanı bulan, daha neyi arar ki?.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: KENDI YAZILARIM

Okumak, Marifeti Adımlamaktır..

İnsan olarak gönderilme ve AKIL nimetinin ikramı ile başlayan süreçte; şu dünya misafirhanesindeki ömür müddetince, insanın, kendisine yüklenen BÜYÜK EMANETİN sırlarını çözebilmesinin ve maksadına ulaşabilmesinin yolu OKUMAKTAN geçiyor..

“Bilinmez bir hazine idim bilinmek istedim” hakikatinin neticesinde, varlık aleminin yaradılışı ile kendine muhatap seçtiği insanın; kendisini tanıyıp, ibadet etmesi emretmiş Hâlık..

Pekiyi, Nasıl tanıyacağız Yaradanımızı?..


Bir resim sergisini gezerken; hoşunuza giden resimlerin, ressamını merak edersiniz değil mi? Bunları kim yapmış?.. Ve onu tanımak, onunla tanışmak size müthiş bir lezzet verir..

İşte varlık alemi de; zahiri ve içsel olarak “mükemmel sanatların sergi salonu” hükmündedir.. Ve insan, bu sergi salonuna, BİR GAYE İLE gönderilmiş olup, başıboş bırakılmamıştır.. Gaye ise, o eşsiz sanatların sanatkarını tanımaktır..

Bilindiği gibi Rabbimizi bize tarif eden üç büyük külli tarif edicilerden biri olan Kâinat kitabı, OKUNMAYI bekliyor.. Eğer ortada bir kitap varsa bu, İLMİ gösterir.. Değerli ilimler ise, YÜKSEK MUALLİMLERİN eğitiminde anlaşılabilir.. Kâinat kitabının tefsiri olan KUR’ANI KERİM’i bize ders veren yüksek muallim HZ. MUHAMMED (S.A.V.) da MARİFETULLAH İLMİNİN tedrisi için gönderilmiştir..

AMAÇ ve ARAÇLAR tesbit edildiğine göre artık, OKUMA eyleminin işlevselliğini paylaşmaya çalışalım inşaallah..

“İKRA” emri, OKUNMASI İSTENEN; KÂİNAT ve İNSAN KİTABININ müfessiri olan KUR’AN-I KERİM’İN DE “İLK EMRİ”..

San’at okunurken; asıl okunan, sanatkarının, o sanat üzerindeki meziyet ve hünerleridir.. Ressamın, fırça vuruşu, renk seçimi vs hünerleri; sanatında okunur.. Bütün sanatkârların sanatkârı olan ALLAH (C.C.) da, isim ve sıfatlarının tecelligâhı olan şu kâinat kitabında, okunmak ve bilinmek istiyor. İnsana da, “OKU” emri ile vazifesi bildirilmiş oluyor.. Kendini okumak ile işe başlaması ve “BEN KİMİM?.. NEREDEN GELİP NEREYE GİDİYORUM?.. BURADA İŞİM NEDİR?..” sorularına cevap araması isteniyor..

“Ben büyüyünce doktor olacağım” niyetinde olan bir çocuğun, doktor olmak için önünde belirli merhaleler vardır.. Seçtiği meslek, çok ciddi bir hazırlığı, çalışmayı ve gayreti gerektirmektedir.. Hedefine ulaşmak için ise, bir çok fedakarlığı göze alıp, tıp ilmi litaratüründe, çözülmeyi bekleyen karışık kelimeler ile boğuşup, çözmek gibi bir realite ile karşı karşıyadır.

Ve İNSAN… Kâinatın en mükerrem misafiri.. Bütün kâinat fabrikasının merkezinde ve her hepsinin hizmetine verildiği, seçilmiş misafir.. Öyle bir mesleğe, öyle bir mertebeye namzed ki.. Hedefinde; HAKİKİ İNSAN olabilmek ve rızayı İlahi ile ebedi saadeti kazanmak var.. Elbette bir doktor adayından daha az gayret gösterecek değil, bu hedefe yürürken.. Bu hedefe yürüyüşte, her köşe başında, her karşılaştığı hadisede BİR İSM-İ İLAHİ ona yol gösterecektir.. O ismi okuma melekesini kazandığında ise; hedefe ulaşmak onun için artık, çok da zor olmayacaktır..

Allah’ın isimlerinin tecelligâhı hükmünde olan şu kâinatı; dolayısıyla “ALLAHIN İSİMLERİNİ” okumak için de Rabbimiz, bizlere belli yardımcılar, yol gösterici vazifeli zatları göndermekle işimizi kolaylaştırmıştır..

Kur’an-ı Kerim’i, en büyük muallim Hz Muhammed (s.a.v.) ile gönderdiği gibi; değişen asırlara, DEĞİŞMEYEN HAKİKATLERİN; o asrın anlayışına uygun bir tarzda ders verilmesi için gönderdiği müceddit namındaki vazifedarlar ile, kullarına olan merhametini bir kez daha göstermiştir..

Bize düşen, o vazifedarların, bu yüksek hakikatleri aklımıza yaklaştırma vazifelerine vesile olan eserlerinden, ALLAHIN İSİM ve SIFATLARINI “OKUMA” İŞLEVİNE ulaşmaya çalışmaktır.. Her asır, hükmüne göre, farklı özelliklerde mücedditlerin gönderilmesi ile ümmetin hidayetine ve dünya seyrindeki vazifelerini yerine getirmesine hizmet etmiştir..

Pozitivizm ve ispatçılık asrı olan içinde bulunduğumuz asır ise; “hakikatlerin aklen ve ilmen de ispat edilmesi ihtiyacını” bilen şefkatli terbiyecimiz ve RABBİMİZ tarafından; rahmetin tezahürü hükmünde, “İSPAT ETMEDİĞİM HİÇBİR ŞEYİ YAZMADIM” iddiasında bulunan bir müceddite sahne olmuştur..

O sahnede, her aktör, senaryonun MUTLU SON ile neticelenmesi için kendi vazifesine hassasiyet göstermelidir. O zat, vazifesini o kadar güzel yerine getirmiştir ki; tek başına Barla’dan başlayan bu hareketin, önemli bir noktasında, idam ile yargılanırken, çevresinde bulunan 5-6 talebesine “BEN BU NURLARI TÜM DÜNYAYA OKUTACAĞIM” demişti.. Ve vazifesine gösterdiği hassasiyeti dua hükmünde kabul eden RABBİ de, onu muvaffak etmişti..

Şimdi sıra bizde.. Senaryonun bize bakan OKUMA kısmında; Rabbimizin isimlerini, Kâinattaki tecellilerini ve en önemlisi KENDİ SIRRIMIZI çözmemizde, yardımcı olacak; KUR’AN’DAN GELEN Risale-i Nur hakikatleri ile, o işlevimizi en mükemmel bir şekilde yapıp, derece aldıktan sonra, yine bizi gönderen Rabbimizin huzuruna çıkacağız..

Kur’anın cadde-i kübrası herkese açık.. O caddede yol almaya namzed adaylar için materyaller de belli.. Hedefe ulaşmak isteyen samimi gönüllere, o materyaller de “bulduruluyor” zaten.. O zaman; samimi kalbimiz ile Rabbimizden isteyelim ki; BİZİ EN DOĞRU YOLUNA İLETSİN; O YOL İLE DE KENDİSİNE ULAŞMAYI İKRAM ETSİN İNŞAALLAH..

OKUMAK; MARİFETULLAHI ADIMLAMAKTIR; ADIMLAMAK İSE RABBE YAKINLAŞMAKTIR..

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!