8/3/2009 · Kategori: RISALE-I NUR

Risale-i Nur'u ilk zamanlarda neden tam anlayamıyoruz?



RİSALE-İ NUR’UN ANLAŞILMASI...


1.- “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz..” Mühim bir kaidedir. Bütün hayatımızda geçerli bir düsturdur. Hiçbir şeyimiz dört dörtlük değil, ama öyle değil diye de terk etmiyoruz; “Buna da şükür, Allah bereket versin” diyoruz.

Risalelerde bahçe misali verilmiş. Bir bahçeye giren,
"bütün meyveleri koparamıyorum, öyleyse hiç birini almam” demesi ne kadar gariptir. Risaleler de manevi bir bahçedir. Bütününü anlayamıyorum diyerek terk etmek akıl kârı değil. Anladığı kârdır. Anladığına şükredip devam etse daha ilerisini de anlayacak. Biz biliyoruz ki; okullarda her ders parça-parça öğrenilir. Hiçbir ders birden bütünüyle öğretilmez.

Burada Bediüzzaman Hz.lerinden bir hatıra ekleyelim. Hatırayı anlatan halen Isparta Senirkent’te ikamet edin “Ali İhsan Tola”dır.

Ali İhsan TOLA, Orman Mühendisliğini bitirmiş ve Bediüzzaman Hz.lerinin ziyaretine gitmiş. Namazdan sonra “İşarat-ül İ’caz”’dan ders okunuyor. Herkesin elinde bu kitaptan var. Biri okuyor, diğerleri takip ediyor. Ali İhsan Bey de takip ederken bilmediği bir kelime görünce durmuş. Acaba bu kelime nedir diye düşünüyor. Bediüzzaman Hz.leri gözlüğünü çıkarıp demiş:


“Yeni gelen, takılma,devam et...”

Ali İhsan Bey utanmış, okunan yeri bulmuş, okuyana tabi olmuş. Ama yine bilmediği bir kelimeye rastgelince yine: "Acaba bu kelime nedir?" diye düşünüyor. Bediüzzaman Hz.leri yine gözlüğünü çıkarıp demiş:

“Yeni gelen, takılma,devam et...”

Bu durum birkaç defa olunca Bediüzzaman Hz.leri dersi bitirip demiş:

“Misafiri mutfağa götürün.”

Ali İhsan Bey mutfağa girince Üstadın hizmetinde bulunan abiler kahvaltılık ne malzeme varsa hepsini birden önüne yığmışlar. Kocaman bir ekmek, büyükçe bir tabak peynir, büyükçe bir tabak zeytin... Ali İhsan abi anlamış ki; “bunların hepsini ben birden yiyemem. Azar-azar, öğün halinde yiyebilirim. Birden hepsi bitmez...” Risale-i Nurda böyledir diye anlamış.

Bu manayı 30.Lem’a “Kayyum” bahsinden bir alıntı ile bitirelim.

Elbette her adam her mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse alabilir. "Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz." kaidesiyle, "bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum" diye vazgeçmek akıl kârı değildir. İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır. İsm-i a'zama ait mes'elelerin ihata edilemeyecek (Kavrayamayacak) derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Özellikle, “İsm-i Hayy ve Kayyum'a” ve bilhassa “hayatın iman erkânına karşı remizlerine” ve bilhassa “Kaza ve Kader rüknüne hayatın işaretine” ve “İsm-i Kayyum'un Birinci Şuaına” herkesin fikri yetişmez, fakat hissesiz de kalmaz. Belki herhalde imanını kuvvetlendirir. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesinin ehemmiyeti çok azîmdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir hazinedir. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: "Bir küçük imanî meselenin anlaşılması, benim nazarımda yüzler zevklere ve kerametlere tercih edilir."

2.- Risale-i Nur'u anlamak deyince genellikle aklen anlamak ön plana çıkmakta... İslam alimleri “akıl ikidir” demişler. Akl-ı maaş ve akl-ı maad. Yani dünyevi ve maddi akıl ile uhrevi yani ahirete bakan ve manevi akıl. Yani biri kuru bilgi denilen malumat, genel kültür; diğeri ise anladığını hayatına mutlak manada tatbik eden,yani anladığına inanan, sahiplenen, hareketlerine yansıtan demektir.

Mesela: Sigara paketlerinde “sağlığa zararlıdır” yazıyor. Biz bu cümleyi iki akla tatbik edelim.

Genel kültür aklı, çok bilmişlik yapıp her yerde sigaranın zararlarını anlatır, ama kendi içer. Diğeri ise, sağlığına zararlı olduğunu kalbiyle de tasdik ettiği için sigarayı terkeder...

Bediüzzaman’ın Mektubatta geçen bir ifadesi: “İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır” Yani akıl, genel kültürde kalır da, bilgiyi kalbin kabulüyle birleştiremezse o zaman o bilgi, bilgisizlik yani cahillik olur. Teyipler, bilgisayarlar Cennete gitmiyor... Ne zaman ki bilgi kalbin tasdikine mazhar olsa hakiki ilim olur. O ilim de insanı tatbikata, yaşayışa, bildiğiyle amel etmeye götürür. Fikir nûru, kalb ışığı ile ışıklanıp birleşmezse, karanlıktır, zulüm fışkırır.

Buraya kadar anlattığımızı özetlersek: Risalelerin birinci gayesi: kalbin tatmini ile akla çıkmaktır. Risaleyi okuyan bir insan mutlaka kalben anlar ve istifade eder, aklen de aslında anlar, ama belli bir istikamet yakalayana kadar anlamadım zanneder.

R.Nuru okumağa devam eden herkes yeminle der ki: “Okuyorum, bir şey anlamadığımı zannediyordum. Fakat bir arkadaş bir soru sordu. Ben başladım anlatmaya, anlattıkça arkadaş şaşırdığı gibi ben de şaşırdım. Allah Allah ben bunları nereden biliyorum. Demek anlamıyorum zannederken anlıyormuşum...”

Anlamıyorum diyerek terkedenlere biz şimdi üzülüyoruz. Diyoruz ki: keşke devam etselerdi de bizim şimdi ettiğimiz istifadeyi etselerdi...

3.- Risaleler yalnız akıl anlasın diye okunulsa, insanda bulunan diğer duygular istifade edemediği gibi aklın istifadesi de azıcık olur. Tarihçe-i Hayattan şu cümleyi okuyalım:

Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut(gıda) ve nurlarıdır...

Buradan anladığımız şunlardır: Risalelerdeki hakikatler bütün duygularımıza gıda hükmünde... Bütün duygularımız gıdalansın diye okursak herbiri uygun gıdasını alır. Ama yalnız muhatap akıl olursa istifade çok azalır. Hele yeni okuyorsa anlamadığını zanneder, okumayı da bırakır.

Dikkat edelim. “Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı.” diyor. Diğer kitaplar aklın anlaması için okunurken, Nur’lar böyle değil. Çünki ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok “insanın lâtife ve duygularının” gıda ve nurlarıdır...

Bu manayı tamamlayan 25.Sözden bir iktibas yapalım:

“O hakaik-i İlahiye ve o hakaik-i kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukûlü "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder...”

Burada dikkat edilirse “hakikatların kabul edilmesinde” bir sıralama var:

1. Safa-yı kalb, (kalbin safası)
2. tezkiye-i nefis, (nefsin fenalıklardan çekilmesi)
3. ruhun terakkiyatı, (ruhun maneviyatta ilerlemesi)
4. aklın tekemmülü, (aklın, hamlıktan ve darlıktan kurtulup olgunlaşması)
5. aklın "Sadakte" (doğrudur) deyip o hakaikı kabul etmesi. (Yani aklın anlaması ve kabulü)

Dikkat çekici bir nokta: 4.mertebede “aklın tekemmülü diyor”, yani aklın olgunlaşması, kemale ermesi.

Demek ki: öncelikle: “kalbin safası” geliyor. İkinci sırada: “Nefsin fenalıklardan çekilmesi” gerekiyor. Üçüncü olarak “Ruhun maneviyatta ilerlemesi” ve bunlardan sonra “Aklın hamlıktan ve darlıktan kurtulup olgunlaşması; meselelere bakışı, anlayış kabiliyeti ve kapasitesini artması geliyor.” Sonra da “aklın kabülü ve tasdikı” geliyor...

Biz ise, birinci sıraya hemen aklımızı oturtuyoruz ve. “Niye anlamıyorum” diyerek kabahati Risalelere ve dilinin ağırlığına veriyoruz. Halbuki şu ana kadar Risaleleri okuyup anlayan herkes, “o ağır denen diliyle okumuş”. Arapçası olmadığı, hatta bazıları lugata, sözlüğe bakmadıkları halde okumaya devam ettikleri için kısa bir sürede Nurları anlamaya başlamışlar. Hayatları, hayata bakış açıları değişmiş. İç dünyalarında müthiş değişmeler olmuş. İbadette, ihlaslı ve devamlı; ahlakta, mükemmele yaklaşan, günahın küçüğünden ve büyüğünden kaçan, diğer insanlara da şefkatle iman hakikatlarını anlatan bir kulluk manasına geldiler... Eğer onlar da, ilk anlamadıkları zamanlarda, sebat ve sadakatle “anlamadıkları halde” okumaya devam etmeselerdi, elbette bu anlatılanlara sahip olmaları sözkonusu değildi.

Okula yeni başlayan çocuğunuzu okula gönderdiğiniz ilk gün, çocuğunuz okuldan geldiğinde size dese: “Ben artık okula gitmeyeceğim” "Neden?" diye sorulduğunda: “Okuma-yazma öğrenemedim de ondan” dese...

Hepimiz okul hayatımızın başında, sayfalarca düz çizgi, “simit”, ters bardak-düz bardak yaptık. Ve kendi başına bir anlam ifade etmeyen “a” yazdık sayfalarca. Sonra yavaş yavaş “Ali gel”, “Okul açıldı” gibi, kısa cümleler yazmaya başladık... Eğer biz, o sıkıntılara katlanmayıp, ilk gün okulu bıraksaydık; bugün okuma-yazma bilmiyor olacaktık... Bunu Risale-i Nur’a okumalarınıza kıyaslayınız...

4.- Bir başka cihet... Siz kıymetli paranızı saklamak için hiç tanımadığınız bir adama verir misiniz? Veya ailevi, gizli bir sırrınızı hiç bilmediğiniz bir adama anlatır mısınız? Elbette paramızı da, sırrımızı da tanımadığımız, güvenmediğimiz, emniyet etmediğimiz, o emanete layık olmayana vermeyiz. Risale-i Nur eserleri de çok kıymetli bir hazine ve Kur’anın ve imanın çok harika sırlarıyla doludur... Öyle ilk önüne çıkana, bir kerecik okuyana, kendini beğenip onu noksan görene; ne sırrını verir, ne de hazinesini... Ama kim anlamasa da devam ederse, Nurların sevgisini, emniyetini kazanırsa, ona herşeyini zamanla açar...

5.- Allah’ın razı olduğu ilim, insanı gurura sokmaz. Halbuki bu zamanda insanlar öyle basit şeylerden gurura gidiyor ki... Bir cümleyi veya bir kitabı anlasa hemen “anladım” diye kendine mâlediyor. Aklı şişip gurur hanesine bir puan daha yazdırıyor. İşte Risaleleri okuyan anlayamayınca önce gururu kırılıyor: “Demek benim aklım acizmiş” deyip boynu bükülüyor. Okumaya devam ettikçe yukarıda sayıldığı gibi; kalbi genişledikçe, nefsi fenalıklardan uzaklaştıkça, ruhu maneviyatta ilerledikçe aklı da gelişiyor. İşte bu mertebelerden geçtikten sonra anlamaya başlayınca: anlayanın kendisi olmadığını; kendisini böyle mükemmel yaratan, kalb, nefis, ruh, akıl gibi binler duygularla donatan, her duyguyu “kendisine uygun gıdalarla” besleyen Rabb-i Rahim’ine sonsuz hamdler, şükürler ediyor.

Aczini anlamakla, Allahın sonsuz kuvvetine dayanma sırrını;
Cahilliğini anlamakla, Allahın sonsuz ilmine ulaşma sırrını;
Fakirliğini anlamakla, Allahın sonsuz zenginlik hazinelerine kavuşma sırrını;
Kusurunu anlamakla ve Allahın sonsuz mükemmelliğini anlamakla da, insan-ı kamil olma sırrını anlıyor.

6.- Bediüzzaman Hz.leri ”Risale-i Nur evrad (dua) makamında okunabilir” demiş. Nasıl ki bir dua veya salavat veya Kur’an okurken aklen bir şey anlamıyoruz, ama feyiz alıyoruz. Hatta bazen ağlıyoruz... Demek anlayan bazı duygularımız var. Onun için Nurları ciddi olarak okumak lazım, velev evrad (dua) gibi de olsa.

7.- Son bir cihet daha yazarak bitirelim inşaallah. Ahirzamanda günahlar ve sefahet çok yayılmış ve heryeri istila etmiş. İşlenen her bir günah, kafaya giren her bir şüphe, kalp ve ruhta yaralar açıyor. O yaralardan hasıl olan(meydana gelen) imani vesveseler, kalbin batınına, içine ilişip, imanı zedeliyor. Manevi duyguları tahrip ediyor... Risale-i Nur, kendisini okuyanın önce kalp ve ruhundaki yaraları tedavi eder, tahrip olan duyguları tamir ve tedavi eder, bütün vesvese ve şüphelerini manen izale eder, sonra temelin üzerine gökdeleni çıkmaya başlar. Temelsiz bina olmaz. Hele gökdelen hiç olmaz. 100 katlı bir gökdelenin temeli için 25 kat aşağı iniliyormuş. Temel ne kadar derinse o kadar sağlam ve o kadar büyük oluyor. Nurlar da temeli derin atıyor. Hiçbir cümlesi boşa gitmiyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: TALEBE _ HATIRALAR

Mehmed Feyzi Ağabey'den Hatıralar

1- Üstada. "Üstadım, Feyzi her şeyiyle seni taklid ediyor!" şekvalarına, "Feyzi, her şeyiyle beni mest ediyor." cevabında bulunuyor.

 

2- "Bazan Üstadımızın tırnağını kesmek şerefine nail olurdum. Değil tırnağı, içindeki kiri dahi olamam. O bir arslandı. Bizler de o arslanın ayakları önünde dolaşan kedi yavrulan gibiydik.."

 

3- "Bediüzzaman Hazretleri, sakalımı tutarak, "Feyzi benim namıma da sakalım bırakmıştır. Bu benim sakalımdır." diye latifede bulunmuştur. Ben de ne hapishanede, ne de askerde sakalıma jilet vurdurtmadım."

 

4- "Bir gün mahkemeye giderken, benimle Üstadımı aynı kelepçeye vurdular. Mezarlıktan geçerken baktım, fatiha-i şerif okuyor. Yandan dikkat ettim. İki elini de yüzüne sürüyor. Halbuki benim elim o anda hiç kalkmadı.. Bu kerameti, hayretler içinde bizatihi müşahede ettim."

 

5- "Merhum Mehmed Feyzi Ağabeyin babası Osmanlılar zamanında Mekke'den gelip, Kastamonu'dan giden hacılara mihmandarlık eden ve (delil) denilen zevattan bir A'rab imiş. (Feyzi Ağabey, babasının Şamlı olduğunu söylüyor.) Babası Kastamonu’ya en son gelişinde 1. Cihan Harbinin çıkışı üzerine hükümetin haccı yasaklaması üzerine dört beş sene Kastamonu da kalıyor. Halk kendisine sahip çıkarak evlendiriyorlar ve bir erkek evladı dünyaya geliyor. Mehmed Feyzi Ağabey, on beş sene babasının tedrisatında ilimle iştigal ediyor. Babasının vefatından sonra da ilimle      iştigale devam ediyor.

   Babam anlattı: "Üstadımız Kastamonu 'ya gelince, Feyzi Efendi Üstadı tarikat şeyhi gibi bir âlim sanarak tam 40 sual hazırlıyor. Eğer bilirse kendisine intisab edecek. Bu düşüncelerle benimle birlikte Üstadı ziyarete gittik. İkindi vakti idi. Namazımızı cemaatle kıldık. Tesbihat bitince, Üstadımız Feyzi Efendiye dönerek: "Seni bir şartla talebeliğe kabul ederim. Söylediklerime itiraz etmeyeceksin!" mealinde söz söyler. Bundan iki sene sonra Feyzi Efendi, bana:
"Ben ne hata yapmışım! Üstadımız o zamanki hitabıyla adeta 40 sualime cevab verdi." şeklinde konuşarak o hatırayı yad ederler." (çaycı Emin' in oğlu Abdullah Çayırlı’dan)

 

      6- Feyzi Ağabey, askere giderken şartlar gereği saç ve sakalını kestiriyorlar. Askerliğin acemilik devresi biteceği sıralarda. Komutan 'Salih Omurtak Paşanın teftişe geleceği haber alınır. Paşa ağız temizliğine çok dikkat edermiş. Bu yüzden her erden fırça ve diş macunu bulundurması istermiş. Teftiş esnasında her erin elinde göğüs hizasında diş levazımatı tutuluyor. Yalnız Merhum Feyzi Ağabeyin elinde misvak vardır. Paşa önünde duruyor ve "Hani senin diş fırçan ve macunun?" diye soruyor. O" ise elindekini uzatıyor. Teftiş sonrası Paşa Ağabeyimizi odasına çağırıyor ve soruyor: "Anlat bakalım!:Feyzi Ağabey, anlatıyor: "Komutanım, diş fırçaları at ve domuz kılından yapılır. En kalitelisi ise domuz kılından yapılanıdır. Fırçalama esnasında ufalanan veya kopan kıllar hazmedilemez. Bu şekilde zararlı hale gelir. Sebep olduğu iltihap yolu ile hastalık dahi yapar." diye fenni ve tıbbi izahat veriyor. Paşa tekrar sorar: "Peki, misvak yapmaz mı?" Ağabey cevaben: "Misvak ise erak ağacının dal ve kökünden fıtri olarak kullanılmaktadır. Florid maddesini ihtiva eder. Kopacak parça mideye gidince şifa olur, hazım olur, vücuda hiç bir zarar vermez." diye ma'kul ve mantıki bir cevap verip Paşayı ikna ve memnun ediyor. Bunun üzerine Paşa emir subayına dönerek: "Bu askeri, askerliğinin sonuna kadar ayrı bir yerde istihdam edin! Ona kimse dokunmayacak, istirahat edecek!" diye emir veriyor. Artık herkes ondan 'Paşanı adamı" diye bahsedermiş. Bir atölyede oranın idarecisi gibi davranıyor, kimse hizmetine karışamıyor, istirahatını te'min ediyorlar. Bağımsız, gözden uzak bu yerinde zamanla uzayan sakallarını kesmiyor. Onu sakallı gören kumandanlar da "Aman, Paşanın adamı! diye ilişmiyorlar. Terhis zamanı da tezkereyi kendisine uzatıyorlar. Böylece Cumhuriyet Ordusunun sakallı terhis olan yegane askeri oluyor. Rahmetullahi Aleyh." (Çaycı Emin'in oğlu Abdullah Çayırlı'dan)

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: TALEBE _ HATIRALAR

Bayram Yüksel Ağabey'den Hatıralar-1

 

1- Üstad Hazretleri, (Mevlid-i Nebevi Gecesi hariç) diğer Leyali-i mübareki ihya ettirir, uyutmazdı. Uyuyanları ibrikle su dökerek uyandırırdı. Ayrıca, Ramazanın 15'inden sonra uyutmazdı. Üstad Hazretleri, kendi de mübarek gecelerde ve Ramazan'ın son 15 gününde uyumazdı. İmam-ı Şafii Hazretlerinden rivayet var; "15'inden sonra hususan tek gecelerde Leyle-i Kadri bekleyin diye rivayet var" derdi.

 

2- Bir ders esnasında 17.Lem'adaki Notalar bahsi okunurken Üstad Hazretleri'nin hazır olduğu bir derste ağabeylerden biri "Ey gafil Said" ibaresini okuyunca Üstad Hazretleri "Keçeli, beni itham etmeye hakkınız yok!" dedi. O ibare yerine "Ey gafil nefsim veya ey gafil filan" (okuyan kendi ismini söylesin) manasında sözler söyledi.

 

3- Üstad Hazretleri, bazı zatlara "Kardeşim, bu zaman çok acayip olmuş, parmağını versen elini, elini versen. Kolunu, kolunu versen vücudunu alır. Zaruri rızkınızı bulsanız kifayet ediniz" diyerek ders verirdi. Benimle Ceylan Ağabey'e kırlara gittiğimizde latife yapardı. Koyun sürülerini gördüğünde "İkiniz de hayat-ı içtimaiyeye girmeye mecbur olursanız ancak size çobanlığa izin veriyorum. Bazı peygamberler çobanlık yapmış" derdi.

 

4- Bingöl Milletvekili (Said), Üstad Hazretleri'nin yanına geliyor ve Ankara'dan çok sıkıldığını söylüyor. Üstad Hazretleri "Yok, yok! Ankara'nın her mahallesinde, her semtinde bir dershane olacak! Ankara' da en kara bir hal et hissettim. Fakat sonra Ankara nurlandı." diyor.

 

5- Mustafa Birlik Ağabey Üstad Hazretleri'ne "Zekât yerine Risale-i Nur Külliyatından dağıtabilir miyim?" diye sorunca, Üstad Hazretleri "Olur." dedi.

 

6- Üstad Hazretleri, "Tenbellik, hastalık, yorgunluk ve havalecilik nefsin desisesidir." diyor ve hiç seviniyordu.   

 

7- Üstad Hazretleri, Risale-i Nurlar 1956'da yeni harfle basılmaya başladığında sevincinden yerinde duramıyordu. Risale-i Nur'un bayramı derdi. Büyük Sözler basılmaya başladığında bunu görsem gideceğim" Mektubat basılmaya başladığında bunu görsem gideceğim, Lem'alar basılmaya başladığında da bunu görsem gideceğim derdi. Hatta bir gün demişti Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Cenab-ı Al1ah'tan hizmeti için ömür istemiş; ben de Cenab-ı Allah'tan Risale-i Nurlar'ın matbaalarda tamamı basılıncaya kadar ömür istiyorum. Ustadımız sık, sık dışarıya kırlara çıkardı. Dışarıya çıktığımızda daima polis arabası bizi takip ederdi. Elinde telsiz "Bediüzzaman abdest aldı, namaz kıldı, v.s." derdi. Böylece Üstad, hem Isparta Hükümetini; hem de Ankara Hükümetini uyutuyordu. Yani daima, hedefi üzerine çekiyordu. "Ehl-i Dünya'nın nazarı bende olsun, matbaalarda olmasın" derdi.

 

8- Üstad Hazretleri ile beraber Sabah namazından Öğleye kadar ders yaptığımız oldu, fakat bu Arapça Mesnevi'yi okuma zamanına mahsus idi. Üstad Arapça Mesnevi'yi okurken kâinattan, mahlûkattan, mevcudattan misaller vererek izah ederdi. Türkçe Risaleleri izah etmezdi. Üstad dersten sonra ders baklavası verirdi.


   9- Üstad Hazretleri,
"Evlatlarım, evlatlarım Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Katiyen merak etmeyiniz yeter ki siz Risale-i Nur'a sadık kalın" diyordu.

 

10- Üstad Hazretleri, Risale-i Nur'un ilk telifi zamanında "Eğer mümkün olsaydı Risale-i Nur'un bir sayfasının yazılması için 10 altın verecektim." derdi. Çünkü o zaman kâtip yoktu. Hatta "çok kuşlar geldi avlayamadık" derdi.

 

11- Yine Üstad Hazretleri, "Acaba Risale-i Nur dairesine girip de bütün bütün daireden atılan var mı? diyor, sonra "Ben hiç hatırlamıyorum" diyordu.

 

12- Üstad Hazretleri, "Birbirinize haksız yere 80 sopa vursanız buradaki netice-i azime için burayı bırakıp bir yere gitmeyeceksiniz" diyordu.

 

13- Üstad Hazretleri, "Risale-i Nur'un şa'şalı bir devri gelecek, inşaallah. Ben görmeyeceğim, ben kabrimde temaşa edeceğim. Mustafa Sungur da benim bedelime okuyacak, ben de kemal-i memnuniyetle dinleyeceğim." diyordu.

 

14- Bir gün Üstadımız Barla'da gezerken “Bu zamanda neye ihtiyaç varsa Risale-i Nur'da mutlaka ona cevap verilmiştir.’demişti.

 

15- Üstad Hazretleri, "Ben kızdığım zaman kalben değil sureten hiddetleniyorum" derdi.

 

16- Bir gün Tahiri, Zübeyir, Sungur, Ceylan ve Bayram Ağabeylerin bulunduğu bir derste Üstad Hazretleri "Siz zannediyor musunuz ki biz 5-6 kişi ile ders yapıyoruz. Biz bu dersimizle Anadolu'daki binler cemaatlerin arasına girip ders yapıyoruz" dedi.

 

17- Üstad Hazretleri, "Nasıl ki Cuma akşamları camiIerde nikâh tazelerler biz de Risale-i Nur okuyarak tecdid-i iman yapıyoruz" diyordu.

  

18- Üstad Hazretleri, "Kardeşim dünyada benden bir menfaat, bir ümit beklerseniz veya ahirette bir şey bekliyorsanız, benim yanımda duramazsınız. Benden hiçbir şey beklemeyiniz. Ben de, aciz kusurlu bir insanım. Sırf Allah rızası için düşünüyorsanız sizi kabul ederim" derdi. "

 

19- Üstad Hazretleri, Tarihçe-i Hayat için 10 ordu, 20 mecmua kadar hizmet edecek diyordu

 

2O- Üstad Hazretleri, çok az yemek yerdi. Yediği zaman da 5 saat geçmeyince tekrar yemek yemezdi. Yemekten sonra da 2 saat geçmeyince su içmezdi. Saata bakar 10 dakika da olsa daha 2 saat olmadı diye beklerdi. Suyu çok soğuk içerdi. Soğuk suyun, zehiri izale ettiğini ifade etmişti.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: IMAN DERSLERI

Namaz-1

 

    Sırların hazinesi olan BİSMİLLAH ile başlarım. Onun ile o hazineyi keşfederim. Ardından, Mahlukatın en hayırlısı, dalalet ve yanlışlıkların ortadan kaldırıcısı, HZ. MUHAMMED’E (S.A.V) salat ve selam getiririm.

 

   ALLAHIM!.. KÂİNATIN SAHİBİ SENSİN.. ONA HAYAT VERENSİN… ONU AYAKTA TUTANSIN... HAK ve GERÇEKSİN... APAÇIKSIN... SENDEN BAŞKA İLAH, MA’BUD OLAMAZ...

 

  SEN BENİM RABBİMSİN.. BENİ ŞEKİLLENDİRİP YARATTIN. B E N   İ S E   S A N A   K U L U M …  GÜCÜM YETTİĞİ SURETÇE SANA VERDİĞİM SÖZ ve SENDEN ALDIĞIM VAAD ÜZERE KALACAĞIM…

 

“SONSUZ NİMETLERE MUKABİL, EN MÜKEMMEL TEŞEKKÜR : “NAMAZ”

 

  Kâinatı insanın emrine ve istifade veren, onun bütün duygularını doyuracak nimetleri ikram eden Alemlerin Rabbine TEŞEKKÜR edilmesinin mantıkî gerekliliği tartışılmaz. Ve bu Külli teşekkürün de NAMAZ ile olabileceğini, Ezeli Rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim bizlere ders vermiştir.

 

 "Şüphesiz ki namaz, mü'minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır." (Nisâ Sûresi, 103)  

 

  Yirmi Birinci Söz Risalesinde, Namazın mahiyeti ve gerekliliği çok güzel bir surette işlenmiş.. Biz de dersimizde, bu risaleden istifade etmeye çalışacağız..

 

  Bazen nefis, “şeytandan aldığı ders ile” insana şöyle bir vesvese verir: "NAMAZ  İYİDİR. FAKAT HERGÜN HERGÜN BEŞER DEFA KILMAK ÇOKTUR. BİTMEDİĞİNDEN USANÇ VERİYOR."

 

  Çoğumuz, benzer vesvese ile mücadele etmişizdir alemimizde.. İşte gelecek harika BEŞ İKAZ, bir İLAÇ HÜKMÜNDE olup, düzenli olarak kullanıldığında, bu yaramızı tedavi edip, vesveseden kurtulmak için yeterli olacaktır inşaallah..

 

 

   SÖZLER Risalesinin Birinci Söz’ünün, en birinci hitabı : “BİL EY NEFSİM”dir..  

Kendini ıslah edemeyen, başkasını da ıslah edemez.. Bu hakikat doğrultusunda Risale-i Nur Eserlerinin bir çok yerinde olduğu gibi, bu risalede de ikazlar hep NEFSE…

 

  BİRİNCİ İKAZ:  Ey bedbaht nefsim! ACABA ÖMRÜN EBEDİ MİDİR? HİÇ KAT'İ SENEDİN VAR MI Kİ, GELECEK SENEYE, BELKİ YARINA KALACAKSIN?

 

Girişte demişti : “HERGÜN HERGÜN BEŞ DEFA KILMAK ÇOKTUR, BİTMEDİĞİNDEN USANÇ VERİYOR..”

 

İşte, SENİ USANDIRAN, KENDİNİ HİÇ ÖLMEYECEKMİŞSİN GİBİ düşünmektir.. Keyif için, EBEDİ DÜNYADA KALACAK GİBİ NAZLANIYORSUN!!!  Eğer anlasaydın ki; ÖMRÜN AZDIR, HEM FAYDASIZ GİDİYOR.. Elbette onun yirmidörtten birisini "HAKİKİ BİR EBEDİ HAYATIN SAADETİNE" sebep olacak,  NAMAZ GİBİ; BİR GÜZEL ve HOŞ ve RAHAT ve RAHMET BİR HİZMETE KULLANMAK, usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

 

   BİR TEK SAAT, beş vakit namaza abdestle birlikte kâfi gelir. Birer dakikadan 40 rekat, 40 dakika.. ikişer dakika abdest, ikişer dakika tesbihat ile TOPLAM BİR SAAT..

 

   Şimdi düşünelim:

 

   Acaba, YİRMİÜÇ SAATİNİ ŞU KISACIK DÜNYA HAYATINA SARFEDEN ve O UZUN EBEDİ HAYATINA "BİR TEK SAATİNİ" SARF ETMEYEN, NE KADAR ZARAR EDER, NE KADAR NEFSİNE ZULMEDER ve NE KADAR "AKLIN ZITTINA" HAREKET EDER!!!

 

  “50-60 senelik bir hayat” ile “EBEDİ BİR HAYAT” birbiri ile kıyaslayalım.. Sonra  “1 saat” ve “23 saat” iki zaman dilimi, bunlardan hangilerine kullanmamız gerektiğini hesap edelim.. Doğru mantık ile, kısacık dünya hayatına “1 SAATİ”.. Ebedi hayata ise “23 SAATİ” kullanmak gerekmez miydi?.. Ama öyle olmamış.. Rabbimiz bizden, yine kendimiz için sadece “BİR SAATİ” istiyor, “NAMAZLARINIZI KILIN” emrediyor... Geri kalan 23 saati de “haram olmamak şartı ile” dilediğiniz gibi kullanın.. Neticesinde de EBEDİ SAADET…  Var mı başka, BÖYLE KARLI TİCARET?

 

   “Halbuki NAMAZDA RUHUN ve KALBİN ve AKLIN BÜYÜK BİR RAHATI VARDIR..

Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir.” Herkes bunu kendi aleminde yaşar.. Bulduğu huzuru anlatmak için KELİMELER YETMEZ BAZEN..

 

  Hem NAMAZ KILANIN DİĞER MÜBAH DÜNYEVİ İŞLERİ,  yani dince günah veya sevap kapsamında olmayan; uyku, yemek vs gibi işleri de  "güzel bir niyetle"  İBADET HÜKMÜNÜ alır.

 

   Yani bir nevi MAYA hükmünde NAMAZ… Diyelim ki bir kazan sütümüz var.. O bir kazan süte BİR MİKTAR YOĞURT MAYASI katmakla, nasıl ki BİR KAZAN YOĞURDA sahip oluyoruz. Aynen onun gibi de, BEŞ VAKİT NAMAZ, ÖMRÜMÜZE “MAYA” HÜKMÜNE GEÇİYOR.. Bu surette bütün ÖMÜR SERMAYEMİZİ âhirete mal edip,  FANİ ÖMRÜMÜZÜ, BİR CİHETTE BÂKÎLEŞTİREBİLİYORUZ..   Böyle bir fırsat verilmiş oluyor bize NAMAZ ile..

 

   Nefsi ile çetin bir mücadeleye giren bir genç kendince hesap yapıyor... "20 yaşındayım" diyor… “Standartlara göre 60 sene yaşasam; Ohhoo daha var 40 SENE!”

 

   40 sene x 365 gün: 14.600 gün eder.. o da; 14.600 gün x 5 vakit : 73.000 vakit... “Oooo KIL KIL BİTMEZ” diyor. 

 

   Öyle mi dersiniz… Yani HESAP, BU GENCİN YAPTIĞI GİBİ Mİ ACABA???

 

     YARINA ÇIKMAYA GARANTİSİ OLMAYAN BİR İNSANIN, kalkıp da önündeki “40 SENE” için, “KENDİSİNİ ÜMİTSİZLİĞE ATACAK” böyle bir hesap yapması ne kadar anlamsız değil mi?

 

   Hem biz, NAMAZ konusunda, sadece İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ VAKİTTEN sorumluyuz değil mi?.. Ne demek bu?..  Mesela öğle namazımızı kıldık diyelim.. İKİNDİ VAKTİ GİRENE KADAR BİZE "İKİNDİ NAMAZI FARZ DEĞİL" O vakit girince onu da kıldık mı, ÜZERİMİZDE FARZ NAMAZ KALMIYOR..  Dolayısıyla, HENÜZ ÜZERİMİZE FARZ OLMAYAN NAMAZLARIN HESABINI YAPMAYA HİÇ GEREK YOK YANİ..

 

Bakınız, Bediüzzaman bu hakikati nasıl açıklıyor..

 

Elhasıl: Ey nefis! Bil ki, DÜNKÜ GÜN SENİN ELİNDEN ÇIKTI.. YARIN İSE, SENİN ELİNDE SENET YOK Kİ ONA MALİKSİN (Sahip olasın).  Öyleyse, HAKİKİ ÖMRÜNÜ, "BULUNDUĞUN GÜN BİL".. EN AZ GÜNÜN BİR SAATİNİ, İHTİYAT AKÇESİ gibi, "HAKİKİ BİR GELECEK" için "AHİRET KUMBARASI" olan bir "MESCİDE veya bir SECCADEYE AT!!

 

   AHİRET KUMBARASI… Ne güzel tabir.. Öyleyse, EN ÇOK İHTİYACIMIZ OLACAK YERLERDE (Kabirde, mizanda, sırat köprüsünde..) KULLANMAK İÇİN, demek ki bu dünyada, KUMBARAYA BİRŞEYLER ATMAK GEREKİYOR..

 

   Bir diğer müthiş hakikat ise, yukarıdaki örneğimizde, hesap yapan 20 YAŞINDAKİ o genç, 60 yıl da yaşasa, 21 yıl da yaşasa, ONU BEKLEYEN HAKİKİ BİR İSTİKBAL VAR.. O DA “AHİRET”

 

   Öyleyse, kısacık “DÜNYEVİ GELECEKLERİ” için Ebedi ve Mutlak bir gelecek olan AHİRETLERİNİ ihmal edenlerin, durup bir kez daha düşünmesi gerekmez mi?..

 

   Bu “GEÇİÇİ HAYAT” için “EN MÜKEMMELİ” talep uğrunda; AHİRET HAYATINA KARŞI “KAYITSIZ” BULUNMAK NE KADAR AKILLILIK?..  soralım AKILLARIMIZA!!!

 

   "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." (Bakara Sûresi, 2:32.)

 

( Dersimize “NAMAZ-2” başlığı altında devam edeceğiz inşallah..)

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

6/3/2009 · Kategori: _OCUK EGITIMI

Baba, Allah Nerede?

  

ÇOCUKLARIN en çok sordukları bir soru da “ -Baba, Allah nerede?” sorusudur. Bu soruya klasik cevabımız, “Allah’ın bizim gibi maddî bir varlığı yok. Bu yüzden Allah hiç bir yerdedir. Ancak, Allah’ın yarattığı varlıklar her yerdedir ve yarattığı bu varlıklardaki görünen güzellik, mükemmellik gibi özellikleriyle de her yerdedir” şeklinde olabilir.

   Bir ailenin aktardığı şu örnek bizim de işimize yarayabilir. O sıralarda çocukları baba ve anneye   Allah nerede sorusunu sormaktadır. Baba yukardakine benzer cevaplar verir. Bir gün başka bir ilde oturan babaanne torunlarına özel bir su böreği yapar ve bir akrabalarıyla yollar. Su böreğini yerken babanın birden aklına gelir.

“-Çocuklar, şimdi babaannemiz nerede?” diye sorar. Çocuklar babannenin oturduğu ili söylerler. Babanın

“-Bu börekleri kim yaptı ve yolladı bize?” sorusunu çocuklar

“-Babaanne” diye cevaplarlar. Baba yine sorar:

“-Nerden biliyorsunuz onun yaptığını?”

 “-Çünkü bu güzel su böreğini babaanne yapıyor” diye cevap verir çocuklar. Baba burada şu yorumu ekler:

 
“-Biz babaanneyi göremiyoruz gözümüzle. Ancak onun yaptığı bu börek yoluyla onu tanıyor ve biliyoruz. Ayrıca o İstanbul’da olmasa da, yaptığı börekle şimdi bizim yanımızda. Yaratıcımızı da gözümüzle göremiyoruz. Ancak yaratmış olduğu çiçeklerle, rüzgârla, çilekle bizim yanımızda O da.”

   Çocuğun yaptığı resimler değişmeye başlamıştı. Renkler daha açılmış, aylardır ilk kez güneş resmi çizmişti. Aylar sonra üzerindeki tedirginlik yavaş yavaş dağılıyordu. Her gün annesiyle çiçekleri kokluyor, ağaçlara sarılıyordu. Birlikte rüzgârın uğultusunu dinliyorlardı. Keki tatmadan önce keki seyrediyorlar, keki kokluyorlar, keke dokunuyorlar, sonra tadıyorlardı. Her kek yediğinde annesi, kek yapma isteğini içine Yaratıcının verdiğini söylüyor, bunu da Yaratıcının çocuğu çok sevdiği ve değer verdiği için yaptığını ifade ediyordu. Rüzgârın uğultusu Yaratıcının onun ve tüm çocuklar için yarattığı bir besteydi. Hamamböceklerinin kelebeklerden güzellikte ayrı bir tarafı yoktu. Kediler temiz, köpekler arkadaştı. Annesi artık toprakla oynamasına da kızmıyordu. Toprağa dokunuyor, her dokunuşta dokunma duygusu, toprağın kokusu içine katılıyordu. Çocuk:

 “-Anne güneş çok uzak bize, onu koklayamayız değil mi?” diye sordu. Anne gülümsedi:

“Güneşi koklayamayız ama, onun Rabbinin izniyle pişirdiği meyveleri, sebzeleri koklayabiliriz” dedi.

 Çocuk kâinattaki güzelliği, mükemmelliği, şefkati, rahmeti, ilgiyi, huzuru kokladı ve içine çekti, tattı ve içine kattı, seyretti ve içine aldı, dokundu ve hissetti, dinledi ve içi kâinatla doldu. İçi Yaratıcının şefkati, ilgisi, ona değer verdiği, kâinatın içinde önemli birisi olduğu duygusu ile doldu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::